Babamı kaybettik.
Göçmenlik, refakatçilik, yas ve sorumluluklar. Birinci.
Babamı üç ay önce çoklu organ yetmezliğinden kaybettik. Morgda alnını öptüm, imamla bedenini yıkadım. Çukurunu kazdım ve sevenleriyle toprak attım. Dimdik durdum. Öyle istemişti.
Sonra onlarca kurumla işlem ve miras tartışmaları çıktı. Toprak atmak yetmiyormuş. Kimi işleri Fransa’dan kimini Türkiye’den organize ettim. Fransa vatandaşlık dosyamı da yolladım bir yandan.
Olağanüstü yoğun zamanlar. Her şey yolunda giderse hepimizin yaşayacağı bir süreç. Sizlere biraz anlatmak isterim, bilmekte fayda var. Hele yurtdışındayken ve aileler Türkiye’de iken.
Arada ölümü düşünmek de iyidir. Benliğe mütevazılık katar ve neyin gerçekten önemli olduğunu hatırlarız.
Tabi unutmadan, yeni yılınız sevgi ve dirayet içinde geçsin.
Babam kendi demişti 2025 zor geçecek diye, öyle de oldu. Yavaş yavaş eridi. Parça parça 4 ayı hastanede geçti. Önce yürüyemedi, sonra kulakları gitti. Şükür ki son ana kadar aklını korudu. En son pıhtıya teslim oldu, Covid’den beri tartışmalı bir konu biliyorsunuz.
71 yaşında. Ben 29 yaşındayım, görece erken. Bu düşünce kalıbını sevmesem de beterin beteri var demek lazım.
Şimdi, sonu az çok belli olan sürece kendimi nasıl hazırladım? Neler yardımcı oldu?
Zor noktalar ne, üstesinden nasıl geldim? gibi soruları cevaplandırmak isterim. Kayıp anını ve sonrasını de konuşuruz.
Az çok ne diyeceğimi tahmin etmeniz için başlıklar:
Duygusal hazırlık
Kişisel mücadeleler
Spor ve rekabet
İş ve para
Kalanlarla ilişki
Kayıtlar
Esneklik, teknik önhazırlık
Refakatçilik
Karşının moral kaybı
Duygusal hazırlık
Ölüm her zaman beklenmedik diyenlere inanmayın. Yok öyle bir şey. Ne kadar tatsız olursa olsun sevilenin kaybına da hazırlanılıyor. Ardarda yatışlar, küçüklü büyüklü ameliyatlar gerekli önlemleri aldırıyor beyne. Yeter ki asgari bir dürüstlüğümüz olsun kendimize.
Hazırlık vardı da acı yok mu? Çok. Dağıldık mı, dağıldık. Fakat durumu olgunlukla karşılayabildiğimi düşünüyorum. Çok kötü olabilirdi her şey. Tüm hislerimle paralel yaşamıyorum, bence önemli. Hayata işler bir şekilde devam edebildim. Zaten başka alternatif mi var?
Dedikleri gibi, “Be a sad winner”. Bu sözü duymamış birkaç yıl önceki halim feci farklı yaşardı bu süreci.
Neyse, hazırlık için elimizde olmayan en iyi yöntem sevilen birinin hastanelik olup ölümden dönmesi ve bizim bu süreci yakından, yüzleşerek yaşamamız. Öyle “aaa kayınço geçmiş olsun” şeklinde değil. Sonra biraz stres, biraz soğukkanlılıkla senaryolar üstüne düşünmeli. Bizde sürecin uzunluğu gelecek fikre nispeten kolayca alıştırdı.
Ne deniyordu, “visualisation”. Hayal edin gerisi gelir” palavraları. Burada kullanışlı. Cenazeyi, yıkamayı, gömmeyi hayal edin. Kişinin kanepesini boş düşünün. Pazar yürüyüşleri, nasihat sohbetleri yok. Whatsapp’dan arayacağın hat sahibi artık hayatta değil. Kalanları teselli edin, rutin etkinlikler yokmuş gibi davranın. Tam bir kayıp senaryosu çizin.
Göçmenseniz, iş oraya gelene kadar izin, uçak bileti, yol, cenaze, kalış, kalmayı uzatış, beşki temelli dönüş fikirleri. Detay çok. Bunlaru ölçüp biçin.
Kişisel mücadeleler
Mücadele ve atlatılmış travmalar insanı güçlü kılıyor. Her yerde. Gelmekte olan kaçınılmaz ve ağır travmanıza karşı da.
Göçmenlik bunun önemli bir örneği. Yeni dünya ile tek başına başa çıkmışlık büyük nimet. Yaşanmış romantik, ekonomik zorluk da aynı yardımda bulunur. Gidin kendinizi Xanax’lık edin demiyorum. Fanustaysanız biraz dışarı çıkın. Zaten fanus’ta yaşayabilen pek kalmadı eskisine göre. Zor zamanlar. Kimileri ahir zamanlar diyor.
Zorluklar atlatılsa da gidenle tamamlanmamışlık hissi çok tehlikeli. Karakterinizi tıkayabilir. Açması feci zor olur. En iyi ihtimalle de fantastik bir metamorfozu kaçırısınız.
Tamamlanmamışlığın iki yönü var: Yaşanmamış güzellikler ve çözülmemiş sorunlar. Bu sefer güzelliklerle başa çıkmak daha basit. Sorunlar içinse:
Sorunun ne olduğunu ve kaynağını anlamak. Ebeveynlerden birinin bizi bir şekilde rahatsız etmiş, baskılamış, zorlamışsa o özellik bizleri genelde diğer zıdda iter. Baskı varsa lüzumsuz uzlaşmaz biri olabiliriz. Karakter dediğin çoğunlukla sevdiğinin kopyası, sevmediğinin zıddı ile oluşmaz mı zaten? Çok telaşlı bir aileyse fazla gevşek, gibi gibi. Bildiğiniz daddy issueslar. Bunu bulanıklıktan çıkarmak içinse soyağacının üst tabakalarına uğrayın. Dedemin tüm ailesi küçüklüğünde kolera salgınında ölmüş, bir köy ağasının uşağı olarak yetişmiş. Bu bilgi olunca çıkabilecek nesilsel sorunların tahayyulü güç değil.
Sorunu cesaret ve netlikle eline yüzüne bulaştırmadan ifade edebilmek
- Şanslıysan - duyulmak ve anlaşılmak. Kimi ebeyenle gerçekleşebilecek bir şey değil. İşin kültürel miras kısmı burada. Bahsettiğin sıkıntı karşı için bir şey ifade etmiyor olabilir ya da sorun olarak fark bile etmemiştir. Edemeyecektir. yok bu aşamada oluyorsa ne ala. Bazen zaman da vermek gerekir, araya başkalarını sokmak, fikri kendi kendine düşünmesini sağlamak.
Dediğim gibi, karşının düşünmesi ve onaylaması
Yaraları sarmak, mümkün mertebe.
Hepsini de yaşadım. Hayatımın en anlamlı serüvenlerindendir. En başta da bunu anlayabilecek bir babaya sahip olmuş olmak. Yaşlandıkça çok bilgeleşti, o haliyle biraz daha yaşasın isterdim.
“Ben sıfırdan bir yerlere gelirken (8 kardeşli aile, köyden), agresif enerjime çok sırtımı dayadım, bir şeylerin sahibi olunca da bu enerjiyi farklı yerlere kanalize etmekte her zaman başarılı olamadım. Yer yer aileme ve çevreme zorluklar yaşattım. Fakat sen bunu bastırmamda hep yardımcı oldun, seninle konuştukça o yönümü dizginleyebiliyorum” demişti geçen sene. Cuma akşamı iş çıkışı Lille’den Paris’e geçiyordum, trende koyvermiştim.
Bakmadım Fransızların “Aa yüksek hızlı trende de ağlanır mı canım” bakışlarına.
Spor ve rekabet
Mücadelenin bir alt kolu aslında. Erkekler için spor, redpill, gym, biraz burnunun sürtülmesi yerinde. Bunları dedik diye de hemen Andrew Tate shortsları atmayın. Sorumluluk almak, istikrarlı bir karakter gelişimi göstermek ve sağlayıcılık sergilemekten bahsediyorum. Gym, dövüş, avcılık, tırmanış, dalış, sanat, müzik, bilim, ticaret, inşaat.. bu mücadeleye ve rekabete nereden katılıyorsanız artık.
Oğlumuz-kızımız okuyor diye pamuklara sarıldık zaten, kimilerimiz de gyme gidenin kafa boş olur diye avuttu. Ben de avutmuştum.
Nihayetinde asgari bir fiziksel disiplini tutturmak, hayata biraz adrenalin ve rekabet katmak karakteri zorluklara karşı dirençli kılıyor. Azıcık sürtüşme ve yorgunluğa alışık bir zihinde olmak lazım.
İş ve para
Kadın-erkek farketmeksizin ekonomik otonomiyi kazanmak aileyi erkenden rahatlatır, sizi de. Daddy-mommy issuesları çözmeye ve ciddiye alınmaya açılan ilk kapıdır. İstediğin kadar akıllı ol, paranı kendin kazanmadan sözü dinlemecek biri olduğunua karar verilmiyor. Aynı şey değil.
Dediğim gibi, çocuğum okuyor diye bu süreç uzayabiliyor. Bir işin ucundan tutmalı erkenden. Özel ders olur, çıraklık olur, Etsy olur, Airbnb deynekçiliği olur, atölye olur.
Nihai amaç sorunları çözmek için eşit olarak masaya oturabilmek. Yoksa üç kuruş para kazandınız diye saygısız iğrenç insanlara dönüşmeyin. İnanmayın yalnız, güçlü birey masallarına da, sinek gibi ezerler. Sarılın ailenize.
Kalanlarla sağlam ilişki.
Geride kalan çok senaryoda net değil evet. Kumara da gerek yok. Bunu planlamak, cringe.
Bizde köy kılavuzsuz görünüyordu. Bu sebeple annemle paylaşımlarımı, görüşme sıklığımı, sevgi ifadelerimi, dürüstlüğümü ve cesur sorularımı kuvvetlendirdim. Kendi karakteri, çocukluğu, yaşadıkları, özlemleri, arzuları ve dürtüleri üstüne kafa yordum ve gözlemlerimi paylaştım. Fikirlerini aldım. Ailemi çok daha iyi tanımış oldum. Ona ortak yanlarımızla yalnız olmadığını gösterirken, zıtlıklarımla da ilgisini çektim. Yaşamaya zaman ve imkan bulamadığı hayatlardan kesitler anlattım. O hayatların güzellik ve zaaflarından bahsettim. Diğer sevdiklerimizi de es geçmedim.
Kayıtlar.
Yabancılar diyor ya “actionable step” diye (uygulanabilir adım), böyle bir süreçte yapabileceğin en somut noktalardan biri kayıt almak. Git hemen sorular sor, aç ses kaydını. Babama zorla günlük tutturmuştum. Bir güzellik de kendisine sorup kaydettiğim 7 soru. Videoyu da ekliyorum:
Baban ve dedenle en güzel anın neydi?
Çocukların bugün sahip olmadığı ama sen çocukken olan şey nedir?
Hayat sana aşk ve sevgi hakkında neler öğretti?
En önemli üç değer?
Benimle en gurur duyduğun an ne zamandı?
Çocukların için ne dilersin?
Korunması gereken en önemli aile geleneği nedir?
Kendiniz için de düşünün bunları, afacanın biri gelir sorar sonra.
Göçmen olarak kayıp, iş güç şansı.
Bu süreçteki şartlar beni genelde destekledi. İşimin esnek olduğu, gidip gelip, nispeten rahat çalışabildiğim bir süreç oldu. Şefler de anlayışlıydı. Tabi karşılığını fazla fazla vermeye gayret ettim. Fransa’da normalde vefat izni üç gün sanırım. Yıllık izinden kurtarıyoruz, koca beş hafta.
Vaziyet böyleyse gidebileceğinizden ya da ara verebileceğinizden emin olun. İzin yoksa işleri önceden halletmeye (avukat vekaleti, vasiyet, mezarlık, akraba senaryoları) bakın sonra çok uzuyor. Bir faturayı üzerine almak bile çeyrek gün.
Hastane 101
MR’cısından diyalizcisine, nöroloji doktorundan endokrine, genel cerrah profesörlerinden hemşirelere onlarca sağlık personelinin kişisel eforuna ve kaygılarına şahit olduk.
O koşullarda güleryüzlerini koruyup bizlere samimi endişelerini ifade ettiler, “her gün birileri ölüyor artık alıştık” umursamazlığını yansıtmadılar. Taziye sürecinde de niceleri geldi. Sağolsunlar.
Çokça lise arkadaşım da harika doktorlar olmuşlar, onca bölüm gezince birkaçıyla yollarımız kesişti. Yolunuz açık olsun.
Sağlık sisteminde övülecek nice noktalar vardı fakat alarm veren birkaç durum:
Kültürümüzdeki tanıdıkçılık burada da işliyor, hem de ne. Kaliteli, uygun ve zamanında bir muamele ve muayene için bu bir şart haline gelmiş.
“Burnu akan acil’e geliyor” işine ben rastlamadım, gayet de sıkıntılı durumda insanlarla karşılaştım hep. İşin stresinde 50 ciddi hastadan sonra 1-2 laubali gelse akılda onlar kalır. Doktorlara sormak lazım. Çok da arkasında değilim bu dediğimin.
Bu arada acil servis Fransa deneyimime oranla çok daha iyi. Kimlik ver hemen bir sınıfa alsınlar seni. Fransa yine usül peşinde. İş kazasında üç parmağı kesilen arkadaşı el hastanesinde abartısız 1.5 saat beklettiklerini biliyorum, ön kayıt için.
Türkiye’de gördüğüm aciller soğuk, dolu, yastık battaniye bile verilmiyor, hasta kırmızı seviye olsa da alt seviyelerde bekletebiliyor. Daha iyi muamele için onun bunun peşinden koşuyorsun.
Bitkisel hayattaki eşi taburcu olsun diye “Siz eşinize bakmıyorsunuz bize yüklüyorsunuz” gerekçesiyle hastanenin kendisine dava açıp maaşına bloke konan bir insan tanıyorum????
Özel hastaneler inanılmaz pahalılıkta, dövmeci gibi çalışıyorlar. İnandırıcı ve samimi değiller. Aynı ameliyat için devlet doktorları ile özel doktorlarının arasında ciddi teşhis farkı çıkıyor, özelde lüzumsuz bir optimizm var. Sorumluluk almıyoruz kağıdını imzalatıp sonra da 400k almak, temiz iş. Nihayetinde buraların yasal sorumluluğu para kazanmak. Fatura işleri ayrı alengirliymiş zaten bu ameliyatların.
Devlet hastanelerinin teknik imkanları çok yetersiz, iyi doktorları da özel hastaneler kapıyor. Övülen sistemin uçurumu burada. Diş hekimleri, kalp cerrahları kendileri diyor “Bizdeki malzemeyle dolgu kanal yapmayın dayanmaz” diye.
Diyaliz konusunda devlet-özel anlaşmaları gayet iyi. Yer bulmak, seyahat ettiğinde ayarlamak kolay. Özel hastane diyalizine de girebiliyorsun sosyal güvenliğin ile. Servis gelip evinden alıp bırakıyor. O konuda son beş sene çok başarılı bir hizmet aldığımızı söyleyebilirim. Diyaliz sonrası verilen kumanya zaman zaman zayıf kaldı, o kadar.
Kendi deneyimlerinizi paylaşın, bunlar önemli noktalar. Yazıyı da beğenip restacklerseniz mutlu olurum, hem de nice diğer diaspora üyesinin önüne düşer.
Devam edelim. Araştırma hastanesinde özel odada günlük yatış çok cüzi, fakat sık sık gelen doktorların görevi iyileştirmek yanında - adı üstünde - araştırma. Teknik eğitim olarak gayet iyi görünüyoruz da gençlere bu işin biraz da esnaflığını öğretsek? İnsana doğru soruları sorma, dinleme, duygularını yönetme, idare etme gibi noktalarda eksiklik hissettim. Bu noktalarda hemşireler daha güzel ilgi gösteriyor. Hastalar doktorların umursamaz olduğunu düşünüyorlar genelde.
Binlerce hasta bakmanın bıkkınlığındandır. Kolay değil. Tezcanlı milletiz, canımız tatlı ama dayanıklıyız da, bir değişik. Türkiye doktorları bundan olsa gerek zamanla operasyon - ya da heyet gibi daha soft- odaklı oluyorlar. Bu konuda başarılılar. Hasta ilişkisinden elini eteğini çekmeye bakıyorlar ki ekonomik olarak da mantıklı olan o. 100 hastaya bakıp x kazanacaksan 1 hastayla 10x kazanıyorsun. Tabi arkasında yılların emeği, deneyimi ve işin kompleksliğine kıyasla alınan az ücretler var. Eğitim, uzmanlık, şu bu derken 38-40 yaşlarına kadar rockstar paralar kazanılmıyor kolay kolay.
Konuya dönelim. Son evrede bizde şeker, tansiyon, potasyum, iltihap, CRP, kalp ritmi sıkıntısı, oksijen düşüklüğü, diyaliz olunca koşuşturma çok oldu. Diyaliz mesela odaya gelebiliyor sonradan, esneklikler rica edilebiliyor, kibar ve girişken olmak en iyisi.
Refakatçilik
Önemli başlıklar: yan odalardaki hasta yakınlarıyla kurulan bağ, yan yatakta yatan hastalar, kontroller, doktor ve hemşireler, gece, tuvalet ve banyo, hasta bakıcılar, tekerlekli sandalye ile oksijen tüpü, bez değiştirme, tuvalete çıkarma, beslenme, kantin, ziyaret saatleri, berber, ek cihaz ve destekler: oksijen, burundan ve maskeden, saf su, yastık, ek yemek, kişi ve bakan akraba organizasyonu, emar ,diyaliz ek işlemler, yoğun bakıma giriş çıkış, nihai çıkış, morg… Bunların tekniğine girmek yerine size ilk aylardan yazdığım bir günlük kesintimi aktarayım:
“Babam öleceği için korkuyorum, stresliyim, endişeliyim. Onu kaybedip, onla geçen 30 yılım sonlanacağı için mutsuzum. Kalan 60 yıl onsuz olacağı için bomboşluktayım. Her gece ve gündüz onun kan kaybetmesinden, hemşirelerin becerikli beceriksiz kan almaya çalışırken her gün eline koluna kasığına iğne sokmalarından, kan gazı alamayıp vücudunu morartmalarından, nefes alabilmek için iki oksijen aletine bağlı olmasından, haftada üç, olmadı dört kez diyalize girmesinden, iki gram su ve ayranı keyifle içemeyişinden, bir dilim kavuna hasret kalmasından, ağrı kesici - sarı serum - olmadan duramamasından, üstüne kendi de gizlice 2 şer 2 şer parol içmesinden, 26 derece merkezi sistemde ısınan odanın havasızlığından, satürasyon aletinden, parmağa takılan uzantısından, gece sayıklarken en tutkulu olduğu konuları konuşup, bir şeyler satıp, tartışıp, din-politika eleştirmesinden, artık kulaklarının da tam duymamasından, bacaklarının incecik kalıp yürüyemez, mal gibi taşınır hale gelmesinden, onu bez değiştirilir, altına yapar bir insan olarak görüp onun bizden utanmasından, bir sürü hastanın yanda iyileşip sonra bizi ziyarete gelmelerinden, iyi kötü bir sürü hemşireden, lise arkadaşlarımı bu şekilde görmekten, diyaliz makinasının basınç ven’inin ötmesinden, oksijen tüplü tekerlekli sandalyeden, yoğun bakım girişindeki yeni insanlardan, yemekhaneden, yemek dağıtanlardan, refakatçi ve hasta yemeğinden, babamın üç kaşık çorbayı korka korka içmesinden, pencereden görünen dağ manzarasından, yemekten sonra içilecek haplardan, kelaynak kuşu gibi gezen çömez doktor sürüsünden, EKG cihazından, kullanılan losyon ve alkolden, morluk engelleyici kremden, hoş diyaliz teknisyeninden, oksijen makinası bakımından, maske takıp çıkarmaktan, balgam atarken bile zorlanmasından, tükürülen ördek kaptan, şeker ölçme cihazından, iğneyi batırıp önce kanı temizleyip kalan kanla şekeri ölçmekten, annemle nöbetleşe beklemekten, akşam bitince eve gitmekten, takside oturmaktan, kendi sağlığımdan endişelenmekten, sağlık sisteminden pişmanlık ve endişe duymaktan, Avrupa’ya dönmekten, Denizli’de kalmaktan, poliklinik binasına girmekten, doktor abime yazmaktan, kantine gitmekten, wc’de diyaliz suyunu boşaltan hortum yüzünden kapı aralık sıçmaktan, kan verilsin, şu an az, diye ısrar etmekten, her gün ya da arada yazan dostlara cevap vermekten, mavi koltuğu açmaktan, orada uzanmaktan, bez-çarşaf-üst baş değiştirmekten, babamı hayata döndürmeye çalışmaktan, dostlarıma kırılmamaya çalışmaktan , kendimi “hayatın en büyük zorlukları tek yaşanır” diye avutmaktan, yıllar sonra ilk defa yeniden insanlara güvensizliğimin geri gelmesinden, bunu engellemeye çalışmaktan, göğüs, kalp, enfeksiyon ve dahiliye doktorlarından, çeşitli bey ve hanımlardan, masanın üstündeki hasta dosyasından, yemek geldi diye onu uyandırmaktan, kettleda çay-ıhlamur yapmaktan, yemek ısıtmaktan , kumanyayı eve götürmekten, evde hastane verilen sütle sahlep içmekten, iyi kalmaktan, iyi olmaya çalışmaktan, asker gibi komut bekleyip dinlemekten, kan görmekten, dıt dıt sesi duymaktan, diğer hasta ile araya perde çekmekten, hasta yatağını inip kaldırmaktan, hemşire odasına gitmekten, doktor odasının kapısını tıklatmaktan, onlarla muhabbet etmekten, eczaneye gitmekten, babamın elini tutmaktan, tepsi ile hava yellemekten, kolonya kullanmaktan, anti-bakteriyel sıvı ile elimi silmekten, kendi nefesimin sıkışmasından, ölümden korkmaktan, uzaktayken her gece öldüğünü düşünmekten, birilerine ateş püskürmekten, ben de ölürsem diye korkmaktan, hastane önündeki meyve sebze satanlardan, gazete dağıtan adamdan, 115 numaralı otobüsten, bakkala markete selam vermekten, bankacıyı aramaktan, hayal kurarken babamın bir kolundan girmekten, Hercai’ye aynı şekilde gitmekten, saatçi Apoya babamı anlatırken ağlayamamaktan, zayıf kalamamaktan- ki istemiyorum, babamın mezarlık yerini konuşmaktan, çocuklarımın dedelerini tanıyamayacak olmalarından, annemin yükünü almaktan, hepsini alamamaktan, bir yandan işe koşmaktan, pazarlık yapmaktan, babamın soğumuş ellerinden. işten, mail atmaktan, Lille’den , telefondan, sülaleden, babamın kolunun yatağa bağlanmasından, onun beni arada sırada okşayabilmesinden, sakinleşebilmek için alkol almaktan, birileriyle yazışmaktan, araşamamaktan, pişman olmaktan, yemekten
bıktım bazılarından, bazılarından çok yoruldum.”
Görece soğuk ve teknik anlatmama bakmayın. Yaşarken böyle yaşanıyor.
Kaybı ve sonrasını da anlatacağım lakin şimdilik burada bitirmek yerinde olacak.
Görüşmek üzere.




Sabır diliyorum. Göçmenlik de yas içeriyor. Üstüne bir de ebeveyn kaybı insanın gerçekten güç ve sabır gerektiren bir duruma gelmesine sebep oluyor.
Hastane sürecini de farklı sebep ve şekillerde de olsa yaşamış biri olarak olaya yaklaşımınızı hem duygusal hem de son derece gerçekçi buldum. Hakikaten böyle oluyor. Aradan zaman geçiyor. Ayrıntılar unutuluyor ama o hastanedeki refakatçi hissi unutulmuyor. Acı hafifliyor ama özlem öyle bir artıyor ki insanın canını acıdan çok acıtıyor. Bunlarla başedebilmek için sabra ve güce ihtiyaç oluyor. Yürekten diliyorum tüm kayıp ve yas sürecinde olanlara.
Başınız sağolsun.